HAZİRAN AYINDA okullar tatil olur olmaz, yazı geçirmeye dedemin çiftliğine
giderdik. Orada her sene görülecek, öğrenilecek ve eğlenilecek o kadar
çok şey olurdu ki... Dedem bana ve kardeşlerime hem arkadaşlık, hem de
öğretmenlik ederdi. Zaten, civarda dedemi sevmeyen tek bir çocuk bulamazdınız. Dedem, kızkardeşim ve arkadaşlarım çiftliğin yakınlarındaki koruya böğürtlen
toplamaya gitmekten çok hoşlanırlardı. Onlarla beraber, ben de giderdim.
Ama ben tembeldim, en küçük sepeti seçer, diğerleri toplarken ben bir
ağacın gölgesinde dinlerdim. Bir gün yine böğürtlen toplamaya gittiğimizde, sepetimin dibine çimen
doldurdum. Tepesine de, onları biraz kapatacak kadar böğütlen yerleştirdim.
Sepet ağzına kadar dolu görünüyordu. Dedem benimle iftihar ettiğini büyük
bir gururla söyledi. Ertesi sabah anneannem topladığımız böğürtlenlerden pasta yapmıştı.
Benim için de, diğerlerinden ayrı ufak bir pasta yapılmıştı. Öyle güzel
görünüyordu ki, dayanamayıp hemen yemeye başladım. İlk lokmayı ağzıma
aldığımda böğürtlen tadını aldım, ama ikinci lokmada ağzıma acayip şeyler
geldi. Yutamadım. Meğer pastanın geri kalanına benim getirdiğim çimenleri
koymuşlar. Ne kadar şaşırdığımı tahmin edersiniz. Dedem gülerek bana bakıyordu. “Her kim kimi aldatmaya kalkarsa kalksın, aslında kendisini aldatmış
olur” dedi ve başka tek kelime söylemedi.
Dedem ve anneannem bana güzel bir ders vermişlerdi. O zamandan beri
de, dürüstlükten ayrıldığımı bana söyleyen olmadı.
|