Cuneyd
Suavi
Göz
alabildiğine uzanan bir sahilde, irili ufaklı sayısız çakıl taşı varmış.
Denizin durgun ve havanın kapalı olduğu zamanlarda, bu taşlardan hiç
bir ses duyulmazmış. Sadece martıların çığlıkları ve arada bir uzaktan
geçen yolcu gemilerinin sesi yankılanırmış böyle günlerde. Ama deniz
coşup da dalgalar kaplayınca sahilleri, neşeleri gelirmiş çakılların.
Hepsi ıslanıp iliklerine kadar titremelerine rağmen, şikayet etmezlermiş
durumlarından. Çünkü denizin dalgalarıyla yıkandıklarında soluk yüzlerine
renk gelir ve hava bir de açıksa, o geçici renkler güneş ışığından ötürü
parlamaya başlarmış. İşte bu zamanlarda, çenesi düşermiş çakılların.
-
Biz gerçekten güzeliz, diye kasılırlarmış..
Hem renkliyiz, hem parlak.
Sadece
bu kadarla da yetinmezmiş çakıllar. Diğerleriyle kıyaslarlarmış kendilerini,
bazen kavga ederek, "sen küçüksün ben büyük", "sen soluksun
ben parlak" gibi laflarla. Kavganın en cavcavlı anında, bir ses
duyarlarmış çoğu zaman. Derinlerden gelen o ses:
-
Güzelliğinizle asla övünmeyin, dermiş onlara. Hele hele o güzelliği
başka yerden almışsanız.
Çakıllar,
pek aldırış etmezlermiş bu sese, yine renklerinden bahseder ve sataşırlarmış
birbirlerine. Ama o ses tekrar duyulur ve:
-
Renkli olmak hüner değildir, dermiş. O parlaklık ruhunuzdaysa eğer,
renksiz olmak zarar vermez sizlere.
Çakıllar,
kendilerine o güzelliği veren şeyi ve derinden derine gelen o sesi merak
etmedikleri için, gülüp geçerlermiş söylenenlere...
Çakılların
güzellikleriyle övündükleri bir gün, devlere benzeyen makinalar girmiş
o sahillere. Çelik tekerlekleriyle ezdikleri taşları bin parçaya bölerek.
Birbirinden gururlu taşlar, o devlerin pençeleriyle savrulup atılmışlar
bir yana. Dağ gibi yığılan çakıllardan bazıları, bu sefer "biz
üsteyiz, siz altta" diyerek dalga geçmişler ezilenlerle. Kısa bir
zamanda, sahilin altı üstüne getirilmiş adeta. Çakıllar, neler olup
bittiğini anlamaya çalışırken, adamlardan sevinç çığlıkları yükselmeye
başlamış:
-
Bulduuuk! diye bağırıyorlarmış hep bir ağızdan. Bir sahil dolusu çakıla
bedel olan o taşı bulduk.
Çakıllar,
neyin bulunduğunu merak ederek adamlara baktıklarında, onların ellerinde
renksiz bir taş görerek hayrete düşmüşler. Hepsi dudak bükerek alay
etmek üzereyken, o renksiz taş güneş gibi parıldayarak selamlamış kendilerini,
güneş çoktan batmış olmasına rağmen.
Parlak
taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:
-
Yıllar boyu sizinle konuşan bendim, diye gülümsemiş.. Sizlerden çok
daha aşağılarda ve toprak altındaydım. Ama içimdeki ışığı hiç bir zaman
kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için de asla gururlanmadım.
Bu yüzden de sultanlara taç olup başlarda, yüzük olup eller üstünde
taşındım asırlardır.
Çakıllardan
hiç bir cevap gelmemiş. Adamlar ise, gece olmasına rağmen makinalarını
başka bir sahile yönlendirmişler. Ay ışığından aldıkları parlaklıkla
öğünen yassı çakılların bulunduğu karşı sahile...
|